HERKESİN BAHANESİ VAR, SENİN YOK: AK PARTİ TEŞKİLATLARINDA ‘HÜKÜMDARLIK’ KRİZİ

Türk siyasal hayatı, özellikle yerel yönetimler düzleminde, paradoksal bir dönemin içinden geçiyor. Muhalefet blokundaki idari ve etik zafiyetlerin gün yüzüne çıkmasına rağmen, AK Parti cephesinde beklenen o “teveccüh sıçramasının” gerçekleşmemesi, sadece ekonomik parametrelerle açıklanamayacak kadar derin yapısal sorunlara işaret etmektedir. Bu durumu; teşkilat sosyolojisi, seçmen psikolojisi ve siyasal iletişim perspektifinden masaya yatırmak elzemdir.

Tunç Yasası : Erdoğan’ın Vizyonu ve Teşkilatların Pragmatizmi

Siyaset biliminin duayenlerinden Robert Michels, “Demir Kanun: Oligarşinin Tunç Yasası” derken, demokratik yapıların zamanla nasıl kendi içine kapalı, statükocu elitler tarafından domine edilen yapılara dönüştüğünü anlatır. Bugün yerel yönetimler ve teşkilat dinamikleri üzerinde yapılan bir otopsi, bu yasanın sokaktaki canlı tezahürünü önümüze koymaktadır.

Max Weber’in “Karizmatik Otorite” olarak tanımladığı Recep Tayyip Erdoğan, 1994 yılında İstanbul’da başlattığı yerel devrimle halkla arasında ontolojik bir bağ kurmuştur. Türkiye’nin siyasal tarihinde Recep Tayyip Erdoğan ismi, sadece bir siyasetçi değil, yerel yönetimlerden küresel liderliğe uzanan bir “halkla bütünleşme modelinin” sembolüdür. Erdoğan’ı bugünkü dünya liderliği konumuna getiren asıl güç, 1994 yılında İstanbul’da temellerini attığı “Gönül Belediyeciliği”dir. İdeolojik kalıplara hapsolmuş yerel yönetim anlayışını yıkarak, hizmeti bir hak, halkla bağı ise bir ibadet estetiğiyle kurgulamıştır.

Ancak bugün gelinen noktada, liderin açtığı bu devasa alan ile bu alanın içini doldurması gereken yerel yönetimler, teşkilatlar arasında ciddi bir mahiyet farkı oluşmuştur. Mevcut kadro ve yöneticilerin önemli bir kısmı, Erdoğan’ın bu rüzgarından istifade etmekte mahir olsalar da, bu rüzgarın kaynağından ilham almakta zayıf kalmaktadırlar. Lider, dünya sistemine karşı “Dünya beşten büyüktür” diyerek meydan okurken; yerel teşkilat yapılanmalarında, “katılımcı siyaset yerine” yerel odaklı güç merkezlerinin öne çıktığı ve bu durumun ilçe hükümdarlığı” algısına sebebiyet verdiği gözlenmektedir.Erdoğan’ın küresel vizyonu ile yerel teşkilatların mikro-çıkar çatışmaları arasındaki bu açı farkı, seçmendeki heyecanı sönümlendiriyor.

CHP’nin Skandalları Neden Oya Dönüşmüyor?

Muhalefet belediyelerinde ortaya çıkan yolsuzluk, uyuşturucu ve idari yozlaşma skandalları, Platon’un “Devleti yönetenlerin ahlakı, devletin de ahlakıdır” ilkesinin iflasıdır.Normal şartlarda siyasetin doğal akışı gereği bu ahlaki erozyonlar, liyakat ve idari zafiyetler iktidar blokuna devasa bir oy akışı sağlamalıydı. Ancak bu rezilliklere karşın sahada gözlemlenen gerçeklik; seçmenin CHP’den kopsa dahi AK Parti’ye tam anlamıyla geri dönmediği, “gri alanda” veya “sandık küskünlüğünoktasında demirlediğidir. Bu durumun sosyolojik ve psikolojik nedenleri şunlardır:

  1. “Alternatifsizlik” İllüzyonu ve Negatif Kimliklenme

CHP’li belediyelerdeki skandallar halk nezdinde bir “deşifre” yaratmıştır ancak bu durum AK Parti teşkilatlarındaki heyecan eksikliğini ve yapısal yorgunluğu örtmeye yetmemektedir. Seçmen, “Onlar kötü yönetiyor ama bizimkiler de eski ruhundan uzak” dediği an, Bilişsel Çelişki yaşar ve eylemsizliği seçer.

  1. Yeni Neslin Hafıza Boşluğu ve “Normalleşme” Tehlikesi

CHP’nin genetik kodlarındaki yönetim krizlerini bizzat tecrübe etmemiş genç seçmen kitlesi için mevcut skandallar, geçmişin bir tekerrürü değil, bugünün “sıradan bir siyasi haberi” olarak algılanıyor.

Paradoks: AK Parti teşkilatları, muhalefetin hatalarını “eskiyi hatırlatarak” anlatmaya çalışırken, yeni nesil seçmen “gelecekte ne olacağıyla” ilgileniyor. Muhalefetin rezilliği, AK Parti teşkilatlarında taze, dinamik ve liyakatli bir vizyonla taçlandırılmadığı sürece, seçmen bu skandalları “siyasetin genel çürümüşlüğü olarak yaftalayıp kanıksıyor.

  1. Kurumsal Özgüvenin Kibre Dönüşme Riski ve “Mecburiyet” Algısı

Bazı yerel teşkilatlarda hakim olan “Halk bize her halükarda mecbur, CHPnin hali ortada” düşüncesi, seçmen nezdinde en büyük itici güçtür.

Vatandaş, CHP’nin beceriksizliğini gördüğünde kendi partisi AK Parti’ye sığınmak ister. Ancak yönetim anlayışına ve muhattap olduğu kadrolara baktığında; mahallesindeki sorunla ilgilenmeyen, kendini temsil edecek esnafı, işçiyi, ev hanımını, ehliyet esaslı bir temsil yerine belirli dar grup öncelikleriyle hareket eden, halktan ve sahicilikten “uzaklaştığı düşünülen, kurumsal kimlikten ziyade belli yapıların etkisinde kalan yerel aktörlerle karşılaştığında, “Siyasal Yabancılaşma” derinleşir.

  1. “Reis” Kredisiyle Borç Kapatma Çıkmazı

Seçmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel mücadelesini ve samimiyetini takdir etmeye devam ediyor.

Teşkilatların liderin bu devasa kredisini yerel başarılarla beslemesi gerekirken; maalesef bu hazır krediden ‘borç yiyerek’ ayakta kalmaya çalışmaları, liderin emeğine yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Muhalefetin skandalları bir ‘fırsat‘ iken, teşkilatın ataleti bu fırsatı sadece mevcut statükoyu koruma aracına dönüştürüyor. Seçmen de liderine duyduğu samimi sevgiyi, yereldeki liyakat fukarası kadrolara adeta bir ‘açık çek’ gibi kefil olmak için harcamak istemiyor.

KÜSMELERİN ANATOMİSİ

Siyaset, sadece rakamlar ve bütçeler üzerinden değil, esasen “duygular ve aidiyetler” üzerinden yürür. Bugün AK Parti yerel teşkilatlarında gözlemlenen ve muhalefetin bariz hatalarına rağmen oya dönüşmeyen tıkanıklığın temelinde, ekonomiden bağımsız olarak gelişen bir “kurumsal kimlik krizi” yatmaktadır. Bu krizi, mazeretlerin arkasına saklanmadan, sosyolojik bir neşterle masaya yatırılması gereken bir fenonemendir.

Teşkilat İçi “Ahbap-Çavuş” Klientalizmi

Teşkilatların kendi içinde yaşadığı en büyük kırılma, liyakat zincirinin kopmasıdır.

Seçmen statü siyasetini söyle açıklıyor : Görevlendirmelerde “sahada kimin karşılığı var?” sorusu yerine, “bizim ekibe kim sadık?” veya “kiminle ticaret yapabiliriz?” soruları belirleyici hale geldi. Bu tablo, teşkilatı halkın sorunlarına çözüm ve siyasi fikir üreten bir merkez olmaktan çıkarıp; maalesef sadece unvanların ve makamların paylaşıldığı bir ‘statü dağıtım merkezi’ haline dönüştürmektedir.

İlçeler, birbirleriyle ve mahalle temsilcileriyle organik bağını yitirdi. Teşkilat içi yükselme kriterlerinin yeterince şeffaf olmadığı yönünde oluşan kanaatle gerçekten emek veren “adsız kahramanlar” sahayı terk etmeye başladı ve yatay kopuş başladı.

Bir “Emek Hırsızlığı” Hikayesi

Teşkilatlardaki sessiz istifaların ve sandığa gitmeyen küskünlerin temel gerekçesi, sanıldığı gibi cüzdan boşluğu değil, “adaletsizlik” duygusudur.

Yıllarca bayrak asan, kapı kapı gezen emektarların; hiçbir saha tecrübesi olmayan ancak ‘doğru referanslara’ sahip isimler tarafından saf dışı bırakılması, teşkilatın ruhunu zedeleyen en kritik kırılmadır. Bu, vefa duygusundaki aşınmanın en somut halidir. Alt kademelerden gelen sahici uyarıların, üst yönetimler tarafından ‘fitne’ veya ‘bozgunculuk‘ olarak yaftalanması ise içerideki samimiyeti bitirmiş; teşkilat içi iletişimi sadece bir ‘onay mekanizmasına’ hapsetmiştir.

“Ekonomi” Mazereti: Sorumluluktan Kaçış

Yerel yönetimler ve teşkilatlar için genel ekonomik tabloyu gerekçe göstermek; sahadaki ataleti ve halktan kopuşu meşrulaştırmanın en kolay yolu haline gelmiştir Oysa tarihsel deneyim, Ak Parti’nin ekonomik dalgalanmaların yoğun olduğu dönemlerde dahi seçmen desteğini koruyabildiğini göstermektedir. Bu indirgemeci yaklaşım, seçmen davranışının salt rasyonel-ekonomik temeller aksine duygusal, sembolik ve aidiyet t unsurların belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.

Nitekim son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmenin lider etrafında konsolide olması ile yerel seçimlerde ortaya çıkan mesafe arasındaki fark, ekonomik koşullardan ziyade duygusal kopuşa işaret etmektedir. Bu bağlamda seçmen, yalnızca “mutfaktaki” daralmayı değil, “gönüldeki” karşılık bulma düzeyini de değerlendirmektedir.

Öte yandan eğer sorun sadece ekonomi olsaydı, muhalefetin sosyal ve ahlaki skandalları (fuhuş, rüşvet vb.) halkta bir “öfke patlaması” ve “aslına dönüş” yaratırdı. Ancak seçmen, AK Parti kadrolarını “temiz, heyecanlı ve liyakatli” ders almış bir alternatif görmediği için, ekonomik kızgınlığını bu teşkilatları cezalandırmak için bir araç olarak kullanıyor.

Başarıyı Tehdit Gören Statüko

Birçok yönetim kadroları ve teşkilat, davanın büyümesine hizmet eden birer siyasal okul olmak yerine, sistemi domine eden “tek bir ismin” veya “dar bir kliğin ikbal kalesi” haline gelmiş durumdadır. Siyaset psikolojisindeki “Güvenlik Dilemması” burada devreye girer: Başındaki figür, parlak, liyakatli ve halkta karşılığı olan her yeni yüzü “takım arkadaşı” olarak değil, kendi pozisyonuna yönelecek bir “tehdit” olarak algılıyor. Sonuç olarak; davanın geleceği olan isimler desteklenmek yerine, ekip çalışması maskesi altında yürütülen organize tasfiye operasyonlarıyla “başarısızlık”, “uyumsuzluk” veya bir yafta vurularak sistem dışına itiliyor. Bu durum, partinin kendi nitelikli insan kaynağını insafsızca tükettiği, yapısal bir ‘entelektüel intihar‘ sürecine evrilmiştir.

Siyasal Çölleşme: “Laboratuvar” Kadroların Temsil Krizi

Teşkilat içindeki yükselme mekanizması, hayatta kalma güdüsüyle bir “Negatif Seçilim” sürecine dönüşmüştür. Mevcut gücü elinde tutanlar, kendilerini sorgulamayacak, oyun kurma yeteneği zayıf ve tamamen biat odaklı “steril” profilleri öne çıkararak sahanın dinamiklerine karşı körleşmiş bir yapı inşa etmektedir. Doğal süreçlerle filizlenen, sokağın tozunu yutmuş,halkın içinden pişerek gelen adaylar yerine “tepeden inme” veya “referans zinciriyle” atanan bu laboratuvar ürünü kadroların halkta karşılık bulmasını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu siyasal çölleşme nedeniyle seçmen, karşısında dertlerini anlatabileceği sahici bir yüz bulamayınca sandığa küsmektedir.

Aday Belirleme Süreçleri

Yerel adayların halkın içinden, liyakat sahibi ve vizyoner isimler yerine; sadece belli dengelerle seçilmesi, seçmende “yine mi aynı kadrolar?” duygusu yaratarak heyecanı öldürüyor.

Kadın ve Genç Seçmen: Beklenti ile Gerçeklik Arasındaki Uçurum

İstanbul ve diğer metropollerdeki seçim sonucunu belirleyen ana aktörler olan kadın ve genç seçmenler, artık sadece “hizmet belediyeciliği” ile ikna edilememektedir.

Gençler: Kendilerine sadece “geleceğin teminatı” gibi klişelerle seslenilmesini değil, karar alma mekanizmalarında bizzat yer alıp biat kültürü değil, doğrudan katılım platformu talep etmektedir. Kendi teknolojik yetkinliklerini, dünya görüşlerini ve sorgulayıcı zihinlerini projelere dönüştürebilecekleri alanlar beklemektedir

Kadınlar: Siyasetin sadece yardımcı unsuru değil, stratejik aklı olmalıdır. Teşkilatlarda kadın temsilinin sadece “ev ziyareti” fonksiyonuna indirgenmesi, modern şehirli kadının beklentilerini karşılamaktan uzaktır.

Yanılsamalı Üstünlük

Teşkilatların yerel meşruiyetlerini kendi başarıları ve projeleri yerine, muhalefetin başarısızlıkları üzerine inşa etme kolaycılığına kaçması; halkla kurulan vizyoner bağı zayıflatmaktadır. Siyaset, başkasının hatasıyla değil, kendi doğrunuzla tahkim edilir. “Yankı Odası” etkileriyle açıklanabilen bu organizasyonel kriz paradoksu, halkın gerçekliği ile teşkilatın kendi kurguladığı gerçeklik arasındaki kopukluk üzerinden şu maddelerle derinleştirebiliriz:

  1. “Negatif Referans” Yanılgısı

Seçmen psikolojisinde “Ehven-i Şer” (Kötünün iyisi) arayışı her zaman iktidara yaramaz. Muhalefetin hatasını gördüğünde otomatik olarak AK Parti’ye dönmüyor; aksine, “Alternatif yok” diyerek siyasetten tamamen soğuyor veya üçüncü yollara (sandığa gitmeme, küçük partiler) sapıyor.

  1. Kurumsal Özgüvenin Kibre Dönüşme Riski ve ‘Mecburiyet’ Algısı”

Yönetici ve kadrolar sadece kendi çevrelerindeki (çoğu zaten partili olan) dar bir grubun takdiriyle besleniyor. Kendi içlerinde Yine biz kazanacağız, Reis’in rüzgarı yeter, muhalefetin hali ortada” söylemi döndüğü için, sokağın gerçek soğukluğunu hissetmiyorlar. Halkın derinleşen sessizliğini bir onay veya “teveccüh” zannetmek, sahadaki en büyük yanılgılardan biridir. Oysa bu sessizlik; gönül bağının zayıfladığı yerde başlayan bir kopuşun ve birikmiş bir sitemin dışa vurumudur. Bu tabloyu doğru okuyamayan yapılar, kendi içlerinde bir liderlik havası üretse de, bu hava parti binasının kapısından dışarı çıkamamaktadır.

CUMHUR İTTİFAKI’NDA DİNAMİK YENİLENME: MHP ÖRNEĞİ VE “AYNA” ETKİSİ

Cumhur İttifakı’nın diğer ana omurgası olan MHP’nin, İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe yönetimini eş zamanlı feshederek başlattığı radikal revizyon, ittifak içi dengeler açısından tarihi bir “katalizör” niteliğindedir. Bu noktada en dikkat çekici hamle; kamu tecrübesi yüksek, yerel yönetimler mekanizmasına hakim ve sahada rasyonel belediyecilik pratiği sergilemiş bir ismin il başkanlığına getirilmiş olmasıdır.

MHP’deki bu profesyonel dönüşümün İstanbul sahasında sağlayacağı başarı, Cumhur İttifakı’nın toplam enerjisini doğrudan etkileyecektir.

Bu tablo, AK Parti teşkilatları için de çok kıymetli bir “ayna görevi” görmektedir. AK Parti’nin devasa ve köklü kademe sistemi, doğası gereği MHP kadar hızlı ve radikal bir “cerrahi revizyonu” (topyekün fesih gibi) mümkün olmasada, MHP’nin bu cesur adımı, AK Parti içindeki değişim yanlısı irade için önemli bir rol model teşkil etmekte ve Statü korunmaz yeniden üretilir” mesajını vermektedir. Ümidimiz odur ki; MHP’deki bu rasyonel yenilenme, AK Parti teşkilatlarının da kendi içlerindeki “gelenekselleşmiş statükoları kırmasına, ilçe hükümdarlıklarının ötesinde bir vizyon geliştirmesine vesile olur. Bir taraftaki başarı, diğer taraftaki “yapılamaz” denilen reformlar için en güçlü cesaret kaynağıdır.

ÇÖZÜM VE RESTORASYON: MENZİLE DÖNMEK

Siyaset, rakibin kötülüğü üzerine kurulursa ancak mevzi korunur; oysa kendi “saf niyetiniz” üzerine kurulduğunda gelecek inşa edilir. Teşkilatların, katılımcılığı dışlayan; dar kadrocu ve adeta bir “şahıs şirketi” mantığıyla yönetilen kapalı devre modellerden bir an önce uzaklaşması artık bir zorunluluktur. Çünkü siyasetin öznesi, şahısların imtiyazı değil; halkın ortak iradesidir. Siyasetin de, teşkilatın da, hizmetin de varacağı tek menzil halkın kalbi, yani o ana yuva”dır. Oraya dönmeyen her yol, ne kadar uzağa giderse gitsin, aslında bir kayboluştur.

Niccolò Machiavelli’nin ifadesiyle; “İktidarını korumak isteyen, halkın sevgisini kaybetmemelidir.” Çözüm, sadece isimlerin değişmesi değil, zihniyetin kökten restorasyonudur. Çözüm sadece hanelere girmek değil, gönüllere girmektir. Hannah Arendt’in tespitiyle; “Amaç ne kadar yüce olursa olsun, araçlar yozlaşırsa sonuç da yozlaşır.” Dava ne kadar büyük olursa olsun, liyakat zedelenirse o dava içeriden zayıflar.

Tüm bu yapısal önerilerin ruhu, niyetin saflığında gizlidir. Hannah Arendt’in uyarısını akılda tutarak; AK Parti’nin ihtiyacı olan şey, yeni bir seçim şarkısı değil, 1994’teki o “mazeretsiz adanmışlık” ruhuna geri dönmektir.

Ve belki de en güçlü çağrı, mazeretleri yıkan o asil sesle, İsmet Özel’le gelir:

Herkesin bahanesi var, senin yok!

nahlı bir gölgenin serinliğinde biraz bekleyebilirsin,

Daha sonra burada kalamazsın, başa dönemezsin ama dön!

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!

Çünkü bu dava herkesten üstün, her şeyden kıymetlidir. Teşkilatlar, liderin gölgesinde var olmaktan çıkıp, o vizyonun yürekli taşıyıcısı olmak zorundadır. Şimdi mazeretleri binaların bodrum katlarında bırakıp, menzile, yani halkın o samimi sinesine dönme vaktidir.

Sinem Şahin Erdoğan - Sosyolog - Aile Danışmanı